Coğrafya, siyasette canlı bir organizmadaki genler gibi işlev görür; davranışlarımızın ve karşı karşıya kaldığımız sınamaların büyük bölümünü belirler. Ancak biz bunu unuturuz. Bu unutkanlığın hem büyük bir avantajı hem de ciddi bir sakıncası vardır.
Unutmak, işlerin yolunda gittiği, zihnimizi meşgul eden beklenmedik gelişmelerin yaşanmadığı ve kendimizi tarih yazmaya adayabildiğimiz anlamına gelir. Sakıncası ise coğrafi istikrarın sonsuza dek süreceğini varsayarak tarih içinde hareket etmemizdir. Beklenmedik bir gelişme yaşansa bile kendi kendine çözüleceğini ve her şeyin eski hâline döneceğini düşünürüz.
Komşuluk ilişkilerinin yeniden sakinleşeceğine, iyi komşuluk hukukunun gözetileceğine, nehrin akmaya, gemilerin boğazlardan geçmeye ve doğal kaynakların akışının sürmeye devam edeceğine inanırız. Tarih ile coğrafya iç içe geçmiş, sürekli diyalektik ilişki içindedir. Coğrafyanın güvenliğini sağlamayı göz ardı etmeye kalkarsanız tarih sizi rahat bırakmaz.
İşin ilginç yanı, istikrar genellikle bir bütün olarak gelir; istikrarsızlık da öyle. Bu bir tesadüf değildir. Coğrafyanın bir yönüne yoğunlaşmanız, başka yönlerden tehdit oluşturduğu düşünülmeyen güçleri harekete geçirebilir.
faz

